Malper | Kurdî | Kürtler kardeşimiz, karşı olduğumuz Kürtçülüktür.”

Kürtler kardeşimiz, karşı olduğumuz Kürtçülüktür.”

Font size: Decrease font Enlarge font
image Serdar Roşan

Yazının başlığı, 1960 askeri darbesinin albaylarından, Milliyetçi Hareket Partisi’nin kurcusu ve eski genel başkanı, Kıbrıs kökenli Alpaslan Türkeş’in ölümünden önce, Nokta dergisinin kendisiyle yaptığı bir röportajından alınmadır. Albay Alpaslan Türkeş, aslında bu sözleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren Kürtlere yönelik siyasetini özetliyordu.


Türkiye Cumhuriyeti (Adında etnik bir topluluğa vurgu yapan bu Cumhuriyet, kuruluşundan beri milli ve ırkçı olacaktı.) kuruluş felsefesi ve ideolojisi ile tamamıyla totaliter, tek parti, tek lider, tek devlet, tek millet, tek ırk (Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkes Türk’tür belirlemesiyle yetinilmemiş, Türk Tarih Tezi gibi ırkçı teorilerle, nerdeyse bütün medeniyetler Türk sayılmıştır.) varsayımıyla yapılandı. Etkin ve uzun verimli bir eğitim ve öğrenim politikasıyla, basın ve yayınıyla, oluşturduğu hukukuyla, üniversiteleriyle, ordudaki eğitim ve öğretim müfredatıyla, her şeyiyle Türk olan ve Türkçülüğü ilkokula yeni başlayan körpe çocukların hafızasına silinmemesi düşüncesiyle bayrak yapan bir kurumlaşmanın adıdır.

Lozan Antlaşması’nın altına imza atan ve sözüm ona, söz konusu anlaşmanın paragraflarına ters düşecek bir kanun veya uygulama içinde bulunmamayı taahhüt eden bu Cumhuriyet’in yöneticileri, işlerine gelmeyince, Lozan Anlaşması’nın maddelerini çiğnemekten herhangi bir sakınca görmemişler. Anlaşmaya göre Türkiye Cunhuriyeti’nin vatandaşları yerel veya bölgesel dilleri her alanda serbestçe kullanabileceklerdi. Ama bırakalım serbestçe kullanmayı, bu dillerden biri olan Kürtçe resmen yasaklanacaktı. Bu yasaklama, günümüzde hâlâ sürmektedir. Halen resmi dairelerde ve eğitim kurumlarında Kürtçe yasaklı dil muamelesi görmektedir.

Türk usulü ‘kardeşlik’
Evet, Albay Alpaslan Türkeş, Türk ve Kürt kardeşliğini yukarıdaki sözleriyle siyasette ne anlama geldiğini özetliyordu. Albay Türkeş’in fikir babası sayılan, Türkçü düşüncenin kurucularından, Kürt kökenli Ziya Gökalp da Türkeş’ten neredeyse 70 yıl önce, Türk ve Kürt kardeşliğinden ve sevgisinden söz etmişti. Ama bu kardeşliğin ve sevginin nasıl bir şey olduğunu, Cumhuriyet tarihi boyunca Türk yöneticiler, Kürtlere açık bir dille öğreteceklerdi. Kürt çocukları okula başladıkları günün sabahında, Türk olduklarını, anlamadıkları ve bilmedikleri bir dille ‘öğrenmiş’ oluyorlardı. Artık varlıkları ‘Türk varlığına armağan’ olan mutlu Türklerdi. Türkleri sevecek ve Kürt Ziya’nın naçizane sözlerinin gerisinde duran siyasi felsefenin amaçladığı ideolojik çerçeve, asimilasyonla hayatın her alanında yerine getirilmiş olacaktı.

“Kardeşlik bu değildir, kardeşsek, kardeşlik haklarımızı isteriz, dilimiz, varlığımız, ülkemiz tanınsın,” diyen, bunları isteyen ve seslice dile getiren Kürtler, genel olarak ‘tedil’ ve asimilasyonla, zaman zaman da sert ünlemlerle, ‘tenkil’ ile yüzleşeceklerdi. Bütün bu ünlemlere rağmen hâlen Kürtlükte inat edip direnenler, komando baskınlarına, askeri darbe sonralarında toplama kamplarına, direnişler akabinde sürgünlere tabi tutulacak ve Genelkurmay Başkanı General Kenan Evren’in öncülüğünde yapılan 12 Eylül askeri darbe sonrasında, insan dışkısını yedirme seanslarına veya Diyarbekir zindanlarında uygulanan ‘cop ve lağım siyasetiyle’, Türk ve Kürt kardeşliğinden ne anlaşılması gerektiği açık açık anlatılıyor ve uygulanıyordu.
‘Kardeşlerimizin’ ulusal devleti, ulusal kurumları, dilleri, bayrakları, meclisleri, orduları vs. var. Hadi biz böylesi büyük kurum ve kuruluşları bir tarafa bırakalım. Basit kimi şeylere göz atalım.

Kardeşlikten söz edildiğine göre, mutlaka Türk eğitim sisteminde hiç olmazsa kültürel alanda bu kardeşliğin belirtileri olmalı. Türk eğitim müfredatını oluşturan bazı ders kitaplarına göz atmakta yarar var:
Tarih kitaplarını açıyor ve yazılanlara bakıyoruz. Baştan sona Türk tarihinden, Türki devletlerden, Türk padişahlarından, sultanlarından söz ediliyor...

Peki neden Kürtlerin kurduğu devletlerden söz edilmiyor? Neden Kürt padişahları, sultanları, beyleri anlatılmıyor? Örneğin, neden Merwanî Kürt Devleti’nden, Şedadîler’den, Eyubî İmparatorluğu’ndan söz edilmiyor? Hani kardeştik?
Coğrafya kitaplarını açıyoruz. Evet, Türkiye haritaları, bölgeler rengarenk, şehir, kasaba, köy, ova, dağ, ırmak, vadi, yol, orman vs. tüm adlar Türkçe. Bir terslik olmalı. Bir yanlışlık olmalı! En azından bin yıldır adı Kürdistan olan ülke yok olmuş, adına Doğu ve Güneydoğu deniliyor. Kürt şehirlerinin, köylerinin, dağlarının, ovalarının, ırmaklarının, yollarının vs. adı yok. Hani kardeştik, ne oldu o Kürtçe isimlere?

Edebiyat kitabını açıyoruz. Yunus Emre, Ömer Seyfettin, Namık Kemal, Orhan Kemal, Reşat Nuri Güntekin ve daha nice Türk yazarı. Peki neden Ehmedê Xanî, Melayê Cizirî, Feqîyê Teyran, Cîgerxwîn, Ehmedê Xasî yok bu kitaplarda? Hani kardeştik, neden bu Kürt yazarları yok?
Milyonlarca Kürt çocuğuna rağmen, tek bir okul veya sınıfın Kürtçe eğitim vermediğini hatırlatmaya gerek var mı?

Sözü uzatmaya gerek yok. Bu bir kaç örnek bile bize uygulanan kardeşliğin nasıl olduğunu anlatmaya yeter de artar.

Kürtler ne düşünüyor!?
Burada bir parantez açıp bir de Kürt tarafının algılamasına bakalım. Türk tarafı Kürtlere bu tür politikaları uygularken, Kürt tarafı ne düşünmektedir?

Aslında bu biliniyor ama yine de kısaca hatırlatmakta yarar var. Kürt vatanı Kürdistan işgal edilmiş, Kürt milleti iradesi dışında parçalanmış, varlığı yok sayılmış, baskı ve zulümle susturulmak istenmiş. Bu öyle sıradan bir işgal ve sömürgeleştirme siyaset ve uygulaması değildir. Kürt ve Kürdistan adının tamamıyla ortadan kaldırılması, insanların bilincinden silinmesi, hafızalarından kazınması siyasetidir. Kürdistan’ın sömürge statüsünde tutulması dahi tehlikeli bulunmuş, bir bütün olarak tarih sahnesinden ortadan kaldırılması hedeflenmiştir.

Sömürgecilerin tüm baskı, zulüm, öldürme ve işkencelerine rağmen Kürtler, neredeyse tek başına sömürgeci dört devlete ve onların arkasında duran emperyal devletlere karşı mücadele etmek zorunda kaldılar. Adım adım direniş ateşlerini yaktılar, millet olmanın meşru haklarını savundular.

Kardeşliğin siyasi anlamda ne olduğunu ve Türk yöneticilerinin bundan ne anladığını ve uygulamada bunun yaşama nasıl yansıtıldığını, acı tecrübelerle Kürtlere yaşatıldığı halde, halen kimi Kürt siyasilerinin, milletvekillerinin, aydınlarının, okumuşlarının, içi boş bu kardeşliği tekrarlamalarının hiç bir anlaşılır yanı olmadığı gibi, doğrudan doğruya onur kırıcıdır.

Zaman zaman, ‘Efendim, Kürtler ve Türkler birlik olsa, Türkiye büyür, iki halkı artık kimse yenemez’ türünden sözler söylenmektedir. Büyüyüp ne yapacaksınız? Kime hadlerini bildireceksiniz? Hadi diyelim kimi Türklerin kabadayılık duyguları kabarıyor. Peki şu perişan, mazlum, zavallı Kürtlere ne oluyor? Galiba ne halde olduklarını göremeyecek, anlamayacak kadar kör ve şuursuzdurlar. Kendi ülkenizin adını bile size söyletmiyorlar, hangi birliktelikten söz ediyorsunuz?

Koskoca bir topluluk, 40 milyonluk bir ulus, kendi adıyla, etnik kimliği, kültürü, ülkesi ve diliyle anılmıyor, ama sözüm ona, seçimler oluyor ve Kürtler Türk meclisine Kürt milletvekilleri seçiyor. Aslında Türk hukukuna göre herkes Türk ve Türk meclisine seçiliyor. Bazen insan merak etmek zorunda kalıyor. Türkiye’de olanlar, yaşananlar, bu toplumsal ve siyasal ilişkiler, hukuksal yapı, yaşanan gerçek mi yoksa, Kafka’nın hikayelerini mi yaşıyoruz? Böylesi koşullarda Kürt olmanın bir anlamı var mıdır? Hiç bir anlamı yok. Zaten bir anlamı olmadığı için, Türkler lafta kalan Kürtlükten rahatsızlık duymuyor ve duymazlar. Hiç bir hakka sahip olmadıktan sonra, kendinize Kürt denilmesinin bir anlamı var mıdır?

Siyasi ve meşru haklar temelinde Kürt ulusu ve ülkesi hukuken tanınmadıktan sonra, coğrafyaya, İran’da olduğu gibi, buna Kürdistan demenin de bir anlamı olmaz. Gel gör ki Türk yöneticiler onu bile kabule yanaşmıyor. Varsa yoksa, tek vatan, tek bayrak, tek dil, tek millet teranesi...

Altını çizerek net ve açık söylemek gerekiyor. Kürt sorunu bir ulusal sorundur, temelinde Kürtlerin kendi vatanlarında siyasal olarak egemen olması sorunudur. Millet olarak, tüm diğer özgür uluslar gibi her alanda kurumlaşması ve kendisini yönetmesi sorunudur...

Kürtçülük
Kürt sorunu bir millet sorunu olmasına ve bütün bir ulusun fertlerini ilgilendiren, ortak bir kaderin, kültürün, tarihin ve dilin birlikteliğini işaret etmesine rağmen, öteden beri kimi Kürt siyasileri ve aydınları inatla, bu birlikteliğin teorik malzemesi olan fikir sistemini ret etmektedir.

Türk egemenlik sisteminin ideolojik aygıtlarını oluşturan kurum ve odakların söz konusu fikir sisteminin, diğer adıyla Kürtçülüğün, Kürt toplumunda gelişip kök salmasını önlemek, gelişme belirtileri oluştuğunda bunu deforme etmek için çaba sarf etmeleri anlaşılır bir durumdur. Ama Kürtler açısından bunun anlaşılır yanı yok.
Hem Kürt sorunu bir millet sorunudur diyeceksiniz, hem de Kürtlerin milletleşmesinin zaruri teorik ve ideolojik malzemelerini ret edeceksiniz. Dünyada bir benzeri yok...

70’li yıllarda gerek dünyada gerekse Türkiye ve Kürdistan’da sol ve sosyalist fikirlerin pek revaçta olduğu bir dönemde, Kürt sosyalistleri küçümser bir edayla, hatta küfür anlamında, Kürtçülüğe ‘burjuva milliyetçiği’ diyerek aşağılıyorlardı. Daha sonraları bu yurtsever ve zaruri Kürt milliyetçiliği, kimi Kürt çevrelerde ‘ilkel milliyetçilik’ adını aldı. Özünde fark yoktu. Bilerek veya bilmeyerek Kürt millet düşüncesinin kitleler nezdinde kök salması engelleniyordu ve engelleniyor. Bu engellemenin kimin işine yaradığı açık değil midir?

Uluslaşmanın teorik harcı olan ulusal düşüncelere karşı çıkarak millet olunamaz. Kürtler açısından bugünkü koşullarda ulusal fikirleri ret etmek, uluorta ‘milliyetçi değilim’ diyerek Türk Tv’lerinde, basınında boy göstermek oldukça manidardır. Milliyetçiliği ret ediyorsanız, Kürtlükten söz etmenin bir anlamı kalmaz. Bu yazının başlığında yer alan, Albay Alpaslan Türkeş’in sözlerini paylaşıyorsunuz demektir!...

Kürtlerin, sanırım en zayıf noktası, ulusal şuurdan mahrum olmalarıdır. Yüzlerce, binlerce Kürt, Kürt ulusal bilincinin nüvesini oluşturan Kürtlük hisleri ile mücadeleye atılmakta, ama ne yazık ki bu Kürtlük hisleri, siyasal bir kurumlaşmaya ulaşamamakta... Bunun bu düzeye yükselmemesinin değişik nedenleri olmakla birlikte, en bariz neden politik alanda kendini açığa vurmaktadır. Kürt ulusal fikirlerinin gelişmesi için en önemli etkenlerden biri Kürt dili ve kültürüdür. Ama Kürt siyasileri veya siyasal hareketleri inatla, Kürtçe’den kaçınmakta ve hasımlarının dilini kullanmaktadır. Hal böyle iken, Kürt kitlelerinden, Kürt diline, kültürüne önem vermelerini beklemek abestir.

2008 yılının sonlarında TRT Şeş yayına geçmeden önce, Kürt şehirlerinde, Kürtlerin düşüncelerini soran muhabirlere, Kürt gençlerinin, yaşlılarının, kadınlarının verdiği cevaplar, ilgi çekici olmakla birlikte, Kürt milli bilincinin ne kadar zayıf olduğunu açık bir şekilde gösteriyordu...

Ulusal Düşünce Öldü mü?
Türkiye’de bir çok sol veya liberal görüşlü okumuş veya yazar, milliyetçiliğin bittiğini, artık anlamsızlaştığını yazıp duruyor. Bu biten milliyetçiliğin ne olduğu bir türlü açıklanmıyor. Çoğu zaman Avrupa Birliği örnek olarak gösteriliyor buna. Peki pratikte olan bu mudur? Avrupa’da milli devletler demonte mi ediliyor? Ulusal diller kullanılmıyor mu? Bütün bu veya benzeri sorulara olumlu cevap vermek bugünkü koşullarda mümkün değil. Hiç bir ulus veya ulusal devlet, kendi siyasal egemenliğinden bir başka devletin lehine vazgeçmiş değildir. Hiç bir devlet kendi ulusal dilini bırakıp başka bir ulusun dilini kendi egemenlik alanında temel dil olarak kullanmamaktadır... Hal böyleyken, Kürtlere bakıp, ‘ulus, ulusalcılık, ulusal kurumlar dönemi kapandı, sizde böylesi şeylerden vazgeçin, artık söz etmeyin’ demenin anlamı ne oluyor?

Evet, biten ve bitmesi gereken işgalci, saldırgan veya yayılmacı milliyetçiliktir, başka halkları asimile eden milliyetçiliktir. Bir diğer adıyla şovenizmdir. Geriye kalan tüm ayrıntılarıyla milli devletler, ulusal diller, ulusal kültürler ve bunlara bağlı olarak oluşturulan tüm ulusal kurum ve kuruluşlar tüm Avrupa’da vardır ve kimsenin bunlardan vazgeçecek bir hali de ortada yok. O halde, iki yüzlü davranmadan açık bir şekilde belirtmek gerekiyor: Tüm ulusların sahip olduğu tüm haklara Kürtlerin de sahip olması, kendi ulusal kurumlarını kurması, devletleşmesi, kendi ulusal dilini eğitim ve öğretim dili olarak kullanması, bunun yanı sıra tüm kurumlarda resmi dil olması gerekmektedir.

Bütün diğer ulusların sahip olduğu hakları Kürtlere reva görmemek, buna karşı çıkmak, iki yüzlülük ve ahlaksızlıktır, demokrat bir tavır değildir. Hele Kürtlerin veya Kürt siyasilerinin bu veya buna benzer gerekçelerle Kürtlere, diğer tüm ulusların sahip oldukları haklardan söz etmemelerini, bunu tavsiye etmelerini ifade edecek kelime bulamıyorum.

Gelinen aşamada, Kürtler, tarihi bir kavşakta ya direnerek kendi ulusal haklarını elde edip devletleşecek, ya da kimi Kürt politikacılarının ve okumuşlarının ‘devlet istemeyuz, otonomi istemeyuz, Kürtçe resmi dil olsun istemeyuz,’ diye ortalıkta dolaşarak dile getirdikleri gibi, Türk ulus düşüncesinin preferinde önemsiz, silik ve şekilsiz bir etnik kimlik olarak kalacaklardır. Eğer artık buna kimlik denilebilirse...

Bütün olumsuzluklarına, eksikliklerine ve hatalarına rağmen, Kürtler, tarihin de kaydettiği gibi, birinci yolu seçip direndiler. Bundan sonra da direnmemeleri için herhangi bir neden yok...

Kürtler düşün ve politik alanda millet olmanın gereklerini yerine getirdiklerinde, kendi tarihlerine, dillerine, kültürlerine içtenlikle sahip çıktıklarında, amaçlarına hızla yaklaşmış olacaklardır.

Kürtler ne eksik ne de fazla, tüm dünya uluslarının sahip olduğu hakları elde etmek için mücadele etmektedir. Türk aydınlarının yada politikacılarının zaman zaman, Kürtler ne istiyor diye yazıp çizmeleri gerekmiyor. Önce kendi ulusları için kaçınılmaz haklar olarak gördükleri tüm hakları, ‘kardeş’ dedikleri Kürtler için de deklere etsinler. Etik değerlere bağlı olarak demokrat bir tavır takınsınlar.

Türklere Sormak Lazım
Türklere açık bir tarzda sormak lazım: Türklere, Araplara, Farslara, Ruslara, Bulgarlara devlet olmak hak ve reva iken, hangi ahlaki değerlere göre Kürtlere bu hak reva görülmüyor? Burada açık bir ikiyüzlülük yok mudur? Dünyada var olan 200 küsur devletin hiç birine itirazınız olmayacak ama sıra ‘kardeş’ dediğiniz Kürtlere gelince kıyametin alameti olarak göreceksiniz. Ayıp olmuyor mu? Utanç verici değil midir? Kürtleri ezmek, köylerini, şehirlerini yakıp yıkmak, yukarda sözü edilen insanlık dışı muamelelere tutmak, Türkler için de onur kırıcı değil midir?

İnsan olmanın temel prensiplerinden biri, insanın kendisine davranılmasını istediği gibi, başkasına davranmasıdır. Diliniz yasaklansın, ülkeniz işgal edilsin, köyleriniz yakılıp yıkılsın, milyonlarca insanınız yerinden yurdundan edilsin, çocuklarınızın gözleri önünde, baba olarak, anne olarak sizlere işkence yapılsın ister miydiniz? Türklüğünüzü red etmek, Arap veya Sudanlı olmak ister miydiniz? Sanırım tüm bu veya benzeri sorulara düşünmeden hayır derdiniz. Ama bütün bunları Kürtlere yaptığınızın farkında değil misiniz?

Evet son olarak şunun altını çizmek gerekiyor:
Kürtler millettir, millet olmanın tüm meşru haklarını elde etmek için mücadele ediyorlar!
Kürtleri sosyal bir realite ve millet olarak kabul ettiğinizde, meşru hakları nettir!
Ve bu meşru hakları medeni bir tarzda, eşit bir hukuk temelinde, demokratik bir çerçevede sağlamak, iki ulustan demokrat olan tüm siyasi ve toplumsal güçlerin ortak görevidir.

Serdar Roşan
17 Şubat, 2010

 

Rojakurd

rojakurd@rojakurd.com

Nivîsên Berê
Jîndar 2009©